Ankara’nın kuruluşu

Melisa Vardal – Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı kentsel araştırma projelerinden biri olan “Bir Şehir Kurmak: Ankara 1923-1933”, Müze Gazhane’de sanatseverlerle buluştu. Sergi, Ankara’nın kuruluş öyküsünü derinlikli bir perspektifle sunuluyor. Küratörlüğünü Ali Cengizkan ve N. Müge Cengizkan’ın üstlendiği sergi bir kentin sadece binalarla değil, yeni bir toplum ve yaşam kültürüyle nasıl sıfırdan inşa edildiğini, 17 yıllık bir emeğin ürünü olan belgelerle kanıtlıyor. Sergi, Cumhuriyet’in ilk 10 yılına odaklanarak, bozkırın ortasında yükselen bu ‘modern ütopya’nın mimari genetiğini, barınma politikalarını ve toplumsal dönüşüm hedeflerini sökülüp takılabilen metal modüllerden oluşan dinamik bir tasarım içinde aktarıyor.

Şehrin yeni insanları

Ankara’nın modern çehresini belirleyen Carl Christoph Lörcher planları, bugün Kızılay-Sıhhiye hattı olarak bildiğimiz Yenişehir bölgesinin temellerini atarken sergide yer alan belgeler, kentin parkları, meydanları ve kamusal kesişim noktalarıyla nasıl yaşayan bir organizma olarak kurgulandığını gözler önüne seriyor. Alman plancı Josef Brix, Ankara Kalesi’ni ‘şehrin tacı’ olarak, Gazi Paşa’nın Çiftliği’ni bir ‘barış armağanı’ olarak nitelendiriyor. Bu yaklaşımın altı sergide Fransız plancı Léon Jaussely’nin “Büyük bir şehir inşası, küçük bir iş değildir” sözüyle çizilirken Ankara’nın dünyayla kıyaslanacak yerel bir modernizm merkezi olma hedefi karşımıza sık sık çıkıyor. Sergi, Ankara’yı her yanıyla ele alırken kenti sadece taş ve betondan ibaret görmeyip, “Şehrin İnsanları” bölümüyle bu modern dönüşümün asıl öznelerine odaklanıyor. Yeni şehrin inşasında en az mimarlar kadar payı olan bürokratlardan memurlara, yargıçlardan doktorlara, bahçıvanlardan şoförlere, postacılardan itfaiyecilere, tüccarlardan banka çalışanlarına kadar kenti var eden bu ‘yeni insanlar’ fotoğraflarla belgelenerek büyük tablonun birer parçası olarak selamlanıyor.

Kooperatifleşmeden apartmanlaşmaya

Sergide barınma kültürüne dair sunulan verilerde Yenişehir’in ilk 10 yılında inşa edilen 320 özgün konuttan bugün sadece 10 tanesinin ayakta kalmış olması, kentsel hafızamızın kırılganlığını yüzümüze vuruyor. Sergilenen maketler ve 1939 yılı hava fotoğrafları üzerinden hazırlanan 3D modellemeler, bu mimari mirası yeniden canlandırıyor. Kooperatifleşmeden ilk apartmanlaşma örneklerine kadar uzanan bu süreç, aslında tebaa kültüründen yurttaşlığa geçişin fiziksel bir izdüşümü olarak okunuyor. Falih Rıfkı Atay’dan Halide Edip Adıvar’a kadar dönemin önemli figürlerinin kişisel barınma deneyimleri, mektupları ve notları bu mimari dönüşüme farklı bir ruh katarak, o yılların lojistik zorluklarını ve inşa etme heyecanını günümüze taşıyor. Sergideki film odasında gösterilen Sovyetler Birliği yapımı “Türkiye’nin Kalbi Ankara” kaydı, 1920’ler ve 1930’lar başkentinin ritmini bugüne taşıyor. 22 Mart 2026’ya kadar ücretsiz olarak gezilebilecek olan sergi, 350’yi aşkın özgün fotoğrafı ve dönem videolarıyla Ankara’yı bir ‘gri şehir’ klişesinden çıkarıp Cumhuriyet modernizminin sonucu olarak yeniden tanımlıyor.

‘Bize düşen ne?’

Sergi aynı zamanda dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilerin notlarıyla bir hafıza köprüsü kuruyor. Serginin çıkışındaki anı defterinde Kolombiya’dan Finlandiya’ya, İngiltere’den farklı coğrafyalara uzanan onlarca dilde teşekkür mesajına rastlamak mümkün. Mesajlar arasında “Cumhuriyet Öğretmeni” imzası dikkat çekerken bir ziyaretçinin “Bir şehri kurarken bunlar; peki içinde yaşarken bize düşen nedir?” sorusu da farklı bir perspektif açıyor. 

Author: Admin