
Ümran Avcı – Gazeteci ve yayıncı Rober Koptaş; göç, yoksulluk, eşitsizlik karşısında paramparça olan bir ailenin kuşaklara yayılan hikâyesini anlattığı ilk romanı “Unufak”ı yayımladı. Koptaş; Devran Ailesi’nin meçhul bir şehir olan T.’de başlayıp İstanbul’a uzanan, acı ve travmanın kuşaklara nasıl sirayet ettiğini anlattığı bu kırık dökük aile hikâyesi ile 2025 Attilâ İlhan İlk Roman Vakıf Özel Teşvik Ödülü’nün de sahibi oldu. Jüri ödül gerekçesini; “Anadolu’dan İstanbul’a gelen bir ailenin üç kuşak öyküsünü , merak ögesini hep diri tutarak, yoksulluğu, çaresizliği, yalnızlığı hüzünlü ve etkileyici bir dille anlattığı ‘Unufak’ isimli ilk romanına verilmiştir” sözleriyle açıkladı.
■ İlk romanınızla Attilâ İlhan Teşvik Ödülü’nü aldınız. Bunun anlamı ile başlayalım isterim.
Kitap yayımlanalı bir yılı geçti. Bu sürede benim için asıl ödül onu okuyanların gösterdiği sevgi ve teveccüh olmuştu zaten ama Attilâ İlhan Edebiyat Ödülleri jürisinin takdirine de sevindim şüphesiz. Hayatım boyunca yazı çiziyle uğraşmış olsam da kurmaca alanındaki ilk çalışmam, benim için büyük önem taşıyan bir metin “Unufak”, onun muradının anlaşıldığını görmek beni yeni çalışmalar için gerçekten cesaretlendiriyor.
■ Gazeteciliğin, dünya ve ülke gündeminin sert gerçekliğinden sonra yazmanın üzerinizde sağaltıcı etkisi oldu mu?
“Unufak”, travmaların kuşaklar boyu nasıl aktarıldığını anlattığı için sorduğunuz soruyu akla getirmesi doğal. Ancak yazıya sağaltıcı bir işlev yüklemenin türlü haksızlıklar doğurduğunu düşünüyorum. Öncelikle de yazıya ve okura. Bence sağalmak, meseleleri kendi dünyanızda çözebilmekle mümkün. O travmaları sindirebilmek, işleyebilmek, dönüştürebilmekle. Bunu ruhunuzda ve yaşamınızda yapamamışsanız yazıdan beklemek doğru değil. Ben yazının gerektirdiği mesafeyi ancak sorunları analitik bir düzlemde ele almayı başardığınızda sağlayabileceğimizi düşünüyorum. Ancak böyle yazdığınızda belli bir edebi düzeyi tutturabilirsiniz. Ötesi iç dökmekten fazlası olmaz ve edebi de olmaz gibi geliyor.
■ Dünyanın göç üzere sınav verdiği bir ortamdayız. Kimsenin kimseyi istemediği bir hâl var.
Bizler çoğu zaman ülke içinde yaşadığımız göçlerin ağır yükünün farkında değiliz. 1950’lerden bugüne devlet politikaları bizleri şehirlere doğru âdeta itti, bunu bir kalkınma politikası olarak kullandı. Dahası, politik nedenlerle göçe zorlananlar, kitlesel şiddet, iskân politikaları nedeniyle göç edenler de var. Bir, iki, üç kuşak önce yaşanmış bu göçlerin yarattığı sancıları unutmuş görünüyoruz. Oysa insanın doğduğu, yaşadığı yeri her ne sebeple olursa olsun terk etmek zorunda kalması en büyük acılardan ve kayıplardan biri bence. Göç meselesine bu ışıkta bakmak gerektiğini düşünüyorum ve “Unufak”ta da meseleyi bu perspektifle işledim.
“Sevildiğini bilirsen tek parça kalırsın”
■ Anna’nın kocası tarafından uğradığı sistematik şiddete bir polis müdürü son veriyor. Gerektiğinde karı-koca arasına girme zorunluluğu üzerine konuşmak isterim…
Aslında karakoldaki amirin müdahalesi de sistemin şiddetini gösteriyor. Bu defa devletin tokadı erkeği hizaya çekiyor. Oysa şiddete karşı mücadele onu sistemin doğurduğu bir sonuç olarak da ele almalı. Elbette ki kişisel inisiyatifimizle de ona karşı mücadele etmeliyiz, ama İstanbul Sözleşmesi gibi yasal düzenlemelerin standart oluşturma ve caydırıcılık konusunda büyük yararı var. Kendi içimizdeki şiddetten başlayarak her kademede ona karşı durmadan ve bağlayıcı yasal düzenlemeler talep etmeden bu soruna çözüm bulmamız mümkün olmayacak.
■ Bir antikahraman var romanda; Kevork… Karakterlerden Mao’nun (Meryem) bir sözü var ki konuşmadan geçmek istemem; “Sevildiğini bilirsen tek parça kalırsın”…
Çocukluktaki doyurulmamış ihtiyaçlar, sevgisizlik ya da koşullara bağlanmış sevgi yetişkinlikte bizleri paramparça ediyor. O parçalanmışlığı gizlemek için de narsisizmden tatminsizliğe, şiddetten gösterişçiliğe, güç tapıncından ötekine öfkeye binbir sorunlu tavır geliştiriyoruz. Oysa yaşamın başında duyulan sevgi ve güven bu sorunların hepsini ortadan kaldıracak güce sahip. Yalnızlığımız, yabanlığımız, olmamışlığımız, tutunamamışlığımız… Bunların hepsinin ilacı orada.


