Pera’nın yarım kalmış hikâyeleri

MELİSA VARDAL – Büyükada’nın tepesinde, denize bakan taş duvarların arasındaki Taş Mektep’in açık hava sahnesinde kadınların hikâyeleri yankılandı. Martıların sesinin rüzgâra karıştığı, kargaların zaman zaman oyuna eşlik ettiği, kedilerin sahnenin bir parçası gibi dolaştığı mekânda sahnelenen “Pera’nın Kadınları” müzikal tiyatro oyunu, İstanbul’un çok katmanlı hafızasında izleyicileri bir yolculuğa davet etti. Kadın sanatçıların üretimlerini ve kadın hikâyelerini odağına alan 4. Kadın Yüzler Festivali kapsamında Taş Mektep’te gerçekleşen gösterim sahne ile hayat arasındaki sınırları da silikleştirdi.

Beyoğlu’nun hayaleti

Haberlerimizi Google’da Takip Edin

En güncel haberlere ve son dakika gelişmelerine Google üzerinden anında ulaşmak için bizi favorilerinize ekleyin.

Google’da tercih edilen
kaynak olarak ekleyin

Yazar Petek Kırboğa’nın kaleme aldığı, Muharrem Uğurlu’nun yönettiği “Pera’nın Kadınları”, Beyoğlu’nun hafızasında iz bırakmış dört kadını aynı sahnede buluşturuyor: Şair Nigar, Valentine Barones Taşkın, Cahide Sonku ve Madam Anahit. Bir zamanlar Pera’nın sokaklarında, sahnelerinde, salonlarında ve müziklerinde yaşamış bu kadınlar, oyunda yeniden söz alıyor ve yarım kalmış hikâyelerini, kırgınlıklarını, mücadelelerini ve umutlarını anlatıyor.

Dafne Beri, Gülşah Gül, Buse Özgel, Banu Şahin ve Ayça Aydoğan rol aldğı oyun boyunca her hikâyenin ardından sahnede bir mum yakılıyor. Bu küçük ritüel bir bakıma kadınların hayatlarında bıraktıkları izleri temsil ediyor. Seyirci oyunda, Osmanlı’nın ilerici kadın şairlerinden Şair Nigar’ın yalnızlığını, dönemin kalıplarını zorlayan mücadelesini dinlerken; Cumhuriyet döneminin yıldızlarından Cahide Sonku’nun Muhsin Ertuğrul ile tanışmasından şöhretine uzanan ve zirveyle yıkım arasında gidip gelen çalkantılı yaşamına da tanıklık ediyor. 1950’de Sonku Film Şirketi’ni kuran ve Türkiye’nin ilk kadın film yönetmenlerinden biri olarak tarihe geçen Sonku’nun hikâyesi, alkışların ne kadar hızlı unutulabildiğini de hatırlatıyor.

Sürgün ve göç

Valentine Barones Taşkın’ın hikâyesi ise sürgün, göç ve aidiyet duygusu etrafında şekilleniyor. Oyunun en vurucu bölümlerinden biri ise kuşkusuz Madam Anahit’in sahneye gelişi. Yıllarca Çiçek Pasajı’nda akordeon çalarak Beyoğlu’nun simgelerinden biri hâline gelen Anahit’in hikâyesi, aynı zamanda Taksim’in bir başka dönemine açılan kapı. Anahit sahnede geçmişi hatırlatırken seyirciyi de Türkiye’nin sancılı dönemleriyle yüzleştiriyor. Anahit, kentin değişen çehresinden 6-7 Eylül’e uzanan tarihsel kırılmalara değiniyor ancak hikâye karanlıkta kalmıyor. Çünkü Anahit’in cevabı yine müzik oluyor. Akordeonunu çalmayı sürdürdüğünü anlatırken insanlığını koruma mücadelesini dile getiriyor. Onun hikâyesinde notalar, hafızaya, birlikte yaşama kültürüne ve insan onuruna tutunmanın yolu hâline geliyor. Piyano ve akordeon eşliğinde söylenen şarkılarla kimi zaman hüzünlü bir ağıt, kimi zaman neşeli bir Beyoğlu ezgisi… Tam da bu nedenle “Pera’nın Kadınları”, geçmişe dönük nostaljik bir bakış değil de geçmişi bugüne taşıyan bir hat olarak seyirci karşısına çıkıyor.

Author: Admin